Image for post
Image for post

Eğer çalışan bir insansanız hayatınızda hiç olmadı bir kez Pazartesi sendromunu yaşamışsınızdır. Keyifli ve dinlendirici bir haftasonunun ardından pazartesi sabah erken kalkıp işe gitmek ve bir sürü iş yapma düşüncesinden dolayı meydana gelen bir bıkkınlık ve stress hali olarak tanımlayabilirsiniz bu sendromu. Yıllarca aynı sendromdan herkes gibi bende arada bir problem yaşadım. Peki bu sendrom çözülebilir mi? Yada nasıl daha fazla kontrol altına alınabilinir?

Geçmiş ve Gelecek Kapanı

Öncelikle insana ait bazı problemlerin anlatılması gerekiyor. İnsanlarda öğrenilmiş çaresizliğe benzer başka öğrenilmiş şartlanmışlıklar vardır. Bunun en büyük sebeplerinden bir taneside geçmiş ve gelecekte yaşayarak içinde bulunulan anı unutmaktır. Geçmişte yaşanmış sıkıntılar üzerine bugünü bina etmek ve istikbalim nasıl olacak korkularını yaşayarak içinde bulunduğu anı yaşanılmaz hale getirmektedir. Bu sorun kişiden kişiye farklı boyutlarda ve şiddetlerde kendisini gösterebilir. Bu şekilde yaşayan insanlar kendilerini ve zihinlerini kısıtlayıp ve sahip oldukları potansiyeli ve gücü geçmiş ve geleceğe kurban ederler. Bu anlattıklarımı Loa Tzu şu sözler ile özetlemektedir:

“If you are depressed you are living in the past.
If you are anxious you are living in the future.
If you are at peace you are living in the present.” by Lao Tzu

Türkçesi şu demek: Eğer depresif bir halde isen geçmişte, eğer endişeli isen gelecekte, eğer huzur içinde isen an içinde yaşıyorsun demektir. Buna benzer ifadeleri yakın tarihin düşünürlerinden Bediuzzaman kendi zamanında sarfedmiştir:

“Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün, şimdi sürurlu yüz gün hükmündedir. Onları düşünüp şekvâ etme. Onlara bakıp şükret. Gelecek günler ise, madem daha gelmemişler; Rabbin olan Rahmânü′r-Rahîmin rahmetine itimad edip, dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücut rengi verme. Bu saati düşün. Sendeki sabır kuvveti bu saate kâfi gelir. Divane bir kumandan gibi yapma ki, sol cenah düşman kuvveti onun sağ cenahına iltihak edip ona taze bir kuvvet olduğu halde, sol cenahındaki düşmanın sağ cenahı daha gelmediği vakitte, o tutar, merkez kuvvetini sağa sola dağıtıp, merkezi zayıf bırakıp, düşman ednâ bir kuvvetle merkezi harap eder.” — Bediuzzaman Said-i Nursi

Farkındalık

İnsan iradesi ana karşılık gelecek kadar güçlü olarak yaratılmıştır. İnsanın sorunlarını çözmesi için ciddi bir sabır göstermesi çoğu zaman kaçınılmazdır. Günümüzde yukarıda bahsedilen sabır kuvvetinin doğru kullanılmasınıda içine alan kavrama daha çok farkındalık yada İngilizce tabiri ile mindfulness deniyor. Hatta o kadar önemli olduğu düşünülüyor ki Amerikada büyük şirketler bunun hakkında çağırdıkları Yogi’lere ve Meditasyon uzmanlarına seminerler verdiriyorlar. Farkındalık sabrın daha verimli kullanılmasında ve karşılamıştığımız sorunların çözümü için gerekecek iradi kuvvetin gerçeklere odaklanmasında lazım olacak araçlardan bir tanesi. Bunları yaparken de insanın mutlu olacağı detaylarıda görmesine yardımcı oluyor. Pek farkındalıktan kastım ne? Farkındalığın en açık tabirini 600 sene öncesinde Leonardo Da Vinci’nin yaptığını görüyorsunuz:

“An average human looks without seeing, listens without hearing, touches without feeling, eats without tasting, moves without physical awareness, inhales without awareness of odour or fragrance, and talks without thinking.” — Leonardo da Vinci

Türkçeleştirmek gerekirse: Sıradan bir insan görmeden bakar, duymadan dinler, hissetmeden dokunur, tadını almadan yer, içinde bulunduğu fiziksel ortamın farkında olmadan hareket eder, kokuların farkında olmadan nefes alır, ve düşünmeden konuşur. Herhalde böyle önemli bir sorunu bu kadar basit ifadeler ile anlatmak da bu büyük düşünürlerin sıradan insanlardan ayıran en büyük kabiliyetleri olsa gerek. Kısacası, insan bulunduğu ortamın ve yaptığı işlerin farkında olarak otomatik plotta bıraktığı akıl ve iradesinin kontrolünü yeniden ele alarak içinde bulunduğu zamana geri döner ve gereksiz korkuların ve endişelerin ruh dünyasında yapmış olduğu tahribatlardan kendisini korumuş olur.

Peki insanın farkındalığını azaltan kendisini devamlı oto-pilotta yaşatan sorunların temelinde neler yatıyor olabilir? Bana göre ülfet denilen alışkanlık ve zamanla alışkanlıktan dolayı rütinleşen ve sonuç olarak farklılık arzusu çığlıkları atan insan doğası. Birde değişen ve hızlanan hayat şartlarında daha fazla dikkat dakınıklığı yaşamamıza sebep olacak etmenlerin sayısında ciddi bir artışın olması. Koltuğa oturur oturmaz elinize telefonunuzu alıyor ve İnternette neler olmuş, kim kime ne demiş, hangi komik resimler var bugün diye bakıyor, yada hemen televizyonu açıyorsanız, o zaman sizlerinde bu rahatsızlığa yakalanmış olduğunuzu rahatlıkla söyleyebilirim.

Normalde, fıtraten bozulmamış bir insan, yorgunluğunu başka işlerle meşgul olarakta atabilir. Bunu illa kazma kürek bir iş olarak görmeyin. Bazen işe giderken başka bir yolu kullanmak, kitap okurken başka bir kitaba geçmek, kısacası bizi rütinlikten kurtaracak farklı ve belkide ufak şeyler bile ruh sağlığımıza katkı sağlayacaktır. Bunun dışında bir de insanın olaylara nasıl baktığı ve meseleleri kendi objectivitesi içinde olduğundan daha büyük görmesinin kattığı sorunlar vardır. Ama tüm bunların olabilmesi için içinde bulunduğumuzun maddi ve manevi ortamın farkında olunması gerekmektedir.

Pazartesi Sorunu

Şimdi gelelim pazartesi sendromunu ile olan kısımlara. Bu sorunu azaltmak yukarıda bahsettiğim farkındalığa sahip olmak ve insanın kendisini tanıması ile başlar. Kendimden örnek vereyim: Bazen geceleri bile çalışır ve sabah olup yarım bıraktığım işleri bitirmeyi arzularken, bazen de keşke iş olmasa ve evde kitap okusam, dinlensem, oyun oynasam derim. Öncelikle bu normal bir durum. Yani insan olarak değişken doğamızla farklı isteklerimiz olacaktır. Ama bu isteklerimiz çok fazla ve çok sık değişkenlik gösteriyorsa, ortada çözülmesi gereken başka sorunlar vardır. Sonuçta hayatımızın idamesi için çalışmak zorundayız ve iş yerine karşı olan sorumluluklarımızdan dolayı motive olacağım diye uzun süre çalışmamakta etik değildir. Dolayısıyla buna bir çözüm bulunması gerekiyor. Benim pazartesi günleri işe gitmemi engelleyen en büyük sorunlarımdan bir tanesi mükemmelcilik hastalığım. Mesleğimin Yazılım Mühendisliği olmasından dolayı hemen hemen her gün bir problem çözmek zorundayım. Bazen sistem içinde hataları bulmak, bazen araştırma yaparak alternatif çözümler sunmak, ve çalıştığım sistemi ve yöntemleri iyi bilip en doğru çözümleri doğru bir şekilde kodlamak gibi günler sorumluluklarım oluyor iş yerinde. Dolayısıyla bunların hepsi fazlasıyla kafa yoran işler olduğundan bazen kendime keşke kafamı çok kullanmadan sadece yazıp çizeceğim işlerim olsa derdim. Halbuki benim işimi olduğundan daha zor kılan benim mükemmeliyetçilik arzumun bende oluşturduğu kuşkular: Acaba oldumu, daha iyisi olabilir miydi, bu sorunu nasıl daha güzel çözebilirim. Bunlar aslında güzel sorular ama bir yerde de sınırlarının çizilmesi gerekiyor. Aksi halde bir labirentin içinde kaybolabilirsiniz. Bu kuşkularımın nedeni ise farkındalık sorunumun olması. Yani şartları ve kendi kapasitemi gözardı edip hislerimin kurbanı olmak. Eğer kendinizi bilinçli bir şekilde mantık ve akıl ile kontrol etmezseniz, devamlı değişen hislerinizin altında ezilirsiniz. Aklen nerede duracağınızı bilmeniz ve şartlarıda değerlendirerek şahsi hırslarınıza yenik düşmeden adım adım ilerlemek gerekiyor. Mesela, her zaman en iyi kodu yazamayacağımın, her şeyi bilemiyeceğimin, bazı şeylerin ben ne kadar istemesem de beklediğimden fazla zaman alacağının, ve çözümünü bulamadığım sorunlar yaşadığımda başkalarından yardım alabileceğimin farkındalığına ulaşmam gibi. Belki bu anlattıklarım çoğunuza kolay gözükebilir, yada gayet aşikar olan bu sorunları neden anlatıyor diyebilirsiniz. Ama gerçek şu ki sorunlarımızın çoğu onların ne kadar basit yada zor olduğundan değil, onlara bizim tepkimizin nasıl olduğundan kaynaklanır. Eğer işe karşı bakış açınızı değiştirirseniz umduğunuzdan daha mutlu olma şansınız var.

Gerçeklerden Kaçılmıyor

Herşeye pembe bir dünya çizmek istemediğimden bazı diğer durumlarıda anlatmak yardımcı olacaktır. Bazen herşey siz ne kadar bakış açınızı değiştirmek ile uğraşsanız da istediğiniz şekilde gitmeyecektir. Hatta güzel görmeye çalışmak sorunların büyümesine sebep bile olabilir. Mesela, size hakaret eden diktatör bir patronunuz varsa, onu hoş görmeniz kendisini daha da çok azdıracak ve şımartacaktır. Dolayısıyla böyle bir işe bırakın Pazartesi gitmemeyi, hiç bir zaman gitmek istemeyeceksiniz. Sınırı nereden çekeceğiniz size kalmış. Sadece gerçeğin farkında olduğumu bilmenizi için bu kısmada değindim. Ama sorunlarımızın çoğu olaylara nasıl baktığımız ile ya küçülür ve çekilebilir hale gelir, yada yok olur.

İşinizi çekilebilir kılan onun yapılabilir olduğunu bilmenizdir.

Yapamadığınız bir işten zevk almak çok zor olacaktır. Challenge seviyorum diyenler bile yapabildikleri müddetçe o challenge’leri sevmeye devam edeceklerdir. İşinizi yapılabilir kılan düşünce öncelikle sizin o ruh haline girmeniz ile oluşmaya başlayacaktır. Kendinize güvenmiyorsanız ve daha baştan yapamam ile kendinizi şartlandırdıysanız, sadece işinizi değil çoğu zaman hayatınızı bile sevmediğinizi göreceksiniz.

Tabi ki bazı işlere karşı yeteneğiniz olmayabilir. İnsanlar farklı yetenekler ile yaratılmışlardır ve dolayısıyla kendinizi tanımanız gerekmektedir. Bu aynı zamanda işinizi problem haline getiren sorunların ve bu sorunların sizde hangi eksiklikler yada farklılıklar yüzünden olduğunu düşünmenizi gerektirir. Yine kendimden bir örnek vermek gerekirse, yıllar sonra benim R-mode’umun L-mode’umdan daha güçlü olduğunun farkına vardım. Bunların ne olduğunu merak ediyorsanız Az Konuşmak Neden Önemli isimli blog postumu okumanızı tavsiye ediyorum. Programcılar için daha linear olması açısından L-mode’un daha güçlü olması gerektiği düşünülebilinir. Çünkü algoritmik düşünce genelde adım adım çalışır. Bende ise daha bütüncül bakan bir insanım ve adım adım düşünmede yavaş oluyorum. Dolayısıyla kod yazarken aklıma devamlı farklı fikirler geliyor. Hatta çoğu zaman bir kaç method ötesini düşünüyor ve o anda yazdığım method içinde fazla düşünmekten kayboluyordum. Ama genelde bu şekilde aklıma gelen düşüncelerin de çok önemli olduğunu ve kaybetmek istemediğiminde farkına vardım. Sonuç olarak belki basit ama bu sorunu çözmede yardımcı olacak bir çözüm buldum: Aklıma gelenlerı kısaca kod içine yorum olarak ekleyerek hızlıca koduma geri dönmek. Bu sayede hem bu değerli fikirleri unutmuş olmuyor hemde kodum içinde fazla düşünmekten boğulup kalmadığımı gördüm. Kendinizi tanıyınca farklı araçlar ve yöntemler ile bu sorunlara çözüm bulabildiğinizi görüyorsunuz.

Herkese hayırlı pazartesiler…

Written by

Senior Manager in Software Engineering. Former Technical Lead. Author of the book: Hands-on with Go http://amzn.to/2QYFoaV YT: http://youtube.com/c/tarikguney

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store